Şehirlerin Donanımı Huzur Vaat Ediyor?

Bu demektir ki, insanlar, toplu yaşamanın getirdiği bir güvelik zırhına şehirlerde bürünmek istiyor. Saldırılarda yakılıp yıkılan yok edilen şehir alanlarından insanlar vazgeçemiyorlar.

Şehirler medeniyet meşalesi olarak görülür, bu doğru mudur bilmiyorum? Bizim geçmişimizde medeniyetin gerçekten ışığı olmuş insanlarımızın hemen tamamına yakını ruhunu korumuş, onu yüceltmiş, onunla var olabilmiş şehirlerde yetişmişlerdir. 11. Asırdan 13. Asra kadar dünyaya o heyecanı taşıyanların hemen tamamına yakını, hep keşfedici gayretlerini, Şam’da, Bağdat’ta, Basra’da Semerkant’ta, Buhara’da, Fergana’da, Balasagun’da, Kaşgar’da, Yesi’de, Belh’te göstermişlerdi. Bu şehirlerin hiçbirisinde bugünkü otomobiller, trenler, tayyareler, bugünkü ışıklar, bugünkü beton kafesler yoktu, asfalt yolları yoktu, ama bu şehirlerin ruhu vardı. Orada yaşayan insanların önünde ve arkasında düşman saldırısı tehdidine rağmen, ilmî yönden keşfetme ve yayma aşkı vardı. Medreseleriyle insanları hidayete ve irfana taşıma azmi vardı. O dönemin insanlarında dünyaya hâkim olma hırsı yerine, dünyaya hizmet etme çabası vardı. İnsanlığın muhtaç olduğu aydınlığa; ‘bir mum da ben yakabilir miyim?’ idealizminden beslenen çaba vardı.

6 bin yıl önce Hititler tarafından kurulduğu düşünülen Kaniş’te 22 metre yüksekliğinde ve 500 metre çapındaki harabeler,  aynı alanda tarih boyunca, Hattilerden, Hititlerden, Asurlulardan, bu yana yirmiyi aşkın üst üste bloklanmış harabe katmanının olduğunu gördüm. Bu demektir ki, insanlar, toplu yaşamanın getirdiği bir güvelik zırhına şehirlerde bürünmek istiyor. Saldırılarda yakılıp yıkılan yok edilen şehir alanlarından insanlar vazgeçemiyorlar.

Şehir sosyolojisi, kendi kuralı ve kendi disiplini içerinde şekillenmektedir. Valisinden Belediye Başkanından, Emniyet Teşkilatında, Garnizonundan oluşan ana gövdeyi, on asır öncesine taşıyamazsınız elbette. Kaldı ki, o dönemin toplumlarında da bugün bu saydıklarımıza benzer otoriter disiplin ve hizmet kurallarını yürütenler de vardı. Belki adları farklıydı ama mahiyetleri aynıydı. Bunun ayrıntılarını Kanişten çıkarılan tabletlerde görmekteyiz.

Böyle bir yapıdan bugün ahtapot gibi ruhumuzu kuşatan şehirlere geldik. Peki, bunlardan kaçmamız mümkün mü? Değil elbette. Çünkü suyu tersine akıtamazsınız! Meselemiz ve gayretimiz şehirleri terk etmek değil, onları ıslah ederek yaşanır yerler haline getirmek olmalıdır. Trafiğin bunalıma dönüştüğü şehirlerde insanlar mutlu değiller. Hırsızlığın, gaspın, fuhşun yaygın olduğu yelerde insanlar huzurlu değiller. Şehrin donanımını, huzur vaat eden bir keyfiyetle yüceltebilirsek, şehir varlığımızın ana rahmine dönüşebilir.

Muhsin İlyas Subaşı

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir