Mamure Öz ve Minane’nin Çiçekleri

Ben, Cahide hocayla ve Semih Bey ile kompozisyon çalışmaya başladım. Bu arada, Mimar Sinan Üniversitesi, Geleneksel Türk Sanatları ile ilgili iki yıllık bölümler açtı. O bölümlerde ders veren hocalar; minyatürde, Cahide Keskiner Hanım, kalem işi ve tasarım dersinde Semih İrteş Bey idi.

Türk Tezhip Sanatının günümüz, en önemli temsilcilerinden biri olan, Nakkaş, Müzehhibe, Minyatür Sanatkârı ve Çiçek Ressamı; Mamure Öz ile gerçekleştirdiğim bu konuşmanın başlığını, kıymetli sanatkârımız, Mamure Öz hanımefendinin talebelerine ithaf ettiği isimle taçlandırmak istiyorum. Hoca talebe ilişkisinin en yüksek mertebesini kuran, meşk usulünü Mamure Öz hanımefendinin kendisinde seyrettiğim ve kendisinden dinlediğim için bu kararı verdim. “Minane’nin Çiçekleri”. Onlar, değerli sanatkârın, Mamure Öz hanımefendinin talebeleri. Valide-i Atik Külliyesinde bulunan, Nakkaş Tezyini Sanatlar Merkezi’nde, Mamure hocadan, meşk usulüyle, tezhib dersi gören ve tezhib sanatını yarınlara taşıyacak olan müzehhibelerdir. Ümit ederim ki, bir başka buluşmamızda Mamure hocadan, Minane’nin Çiçekleri, adının asıl hikayesini bizzat dinleyebilirim. Çünkü hiç kuşkusuz yarın ki sanat hayatımızda Nakkaş Tezyini Sanatlar Merkezi ve Minane’nin Çiçekleri adını çok daha sık duyacağız.

AFA: Mamure Öz ile kendi hayat serüveni hakkında konuşmak istiyorum.Neler yaşadınız? Sanatla nasıl buluştunuz?

Mamure Öz: Ben Sapanca doğumluyum. 1964 yılında babamın işi gereği İstanbul’a taşındık. Tabi, ben daha sonra geldim. Ailece bir işimiz vardı. Yani hanımlar, ablamlarla birlikte. O zamanlar boş vakitlerim oluyordu, ben de bir şeylerle değerlendirmek istedim. Daha sonra ablamın bir arkadaşı yaptığım çalışmaları çok beğenerek, ‘’ ben seni bir yere götüreceğim,’’ dedi. Daha sonra, bir cuma günü, o hanım beni alıp, hiç görmediğim, duymadığım ama görünce beni çok etkileyen, beni çeken motiflerin olduğu bir yere götürdü. O gün beni götürdüğü yer, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Kürsüsü, Ord. Prof. Dr. Ahmed Süheyl Ünver’in herkese açık nakışhanesi idi.

Cerrahpaşa Tıp Tarihi Kürsüsü

Burada, bütün İslami Coğrafyada olan Türk eserlerinin replikaları yapılıyordu. Daha doğrusu şöyle söyleyeyim, Süheyl Hoca uzun yıllar, gittiği her yerde bulunan Türk eserlerini toplamış, kopyalarını çıkarmış, fotoğraflarını edinmiş onlarla çok büyük bir arşiv kurmuş. O arşivden faydalanılarak yeni şeyler yapılıyordu orada. Ancak şöyle bir bakış açısı yoktu. Topkapı Sarayında çok güzel bir yazma var onu kopyalayayım veya bir camide çok güzel kalem işleri varmış, onu taklit edeyim ya da kendim bir tasarım yapayım. Böyle bir düşünce yoktu. O zaman sadece, hocanın arşivindeki eserlerden kopya çalışmalarla bir şeyler yapılıyordu. Bende sanat hayatıma orada başladım. Çok severek devam ettim, sanat hayatıma başlangıcım 1976 yılıydı.

Topkapı Sarayı’nda Sanat

1977 yılında Topkapı Sarayında, Kültür Bakanlığı’na bağlı bir dershane açıldı. Orada minyatürler ile ilgili olan bölüme kayıt yaptırdım, bir süre oraya devam ettim. Ama o senenin sonunda o kurs kapatıldı. Seksen iki yılına kadar kapalı kaldı. Seksen iki yılında tekrar açıldı, o kurs. Ben o sırada Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Kürsüsündeki, Süheyl hocanın derslerine devam ettim. O süreç zarfında yapabileceğim, sevdiğim ne kadar kopya eser varsa hepsini yaptım. Bu arada fırçam çok iyi oldu ama hala geçmiş yüzyıllarda yapılan eserlerin kopyalarını yapıyordum. O sırada kursa çok seyrek gelen, Cahide Keskiner hocamızın kompozisyon biliyor olduğunu fark ettim. Bir de Semih İrteş Bey o da kompozisyon biliyordu. Semih bey de çok seyrek gelirdi. Zaten o aralar Cahide Keskiner, Azade Akar ile Semih Bey bir kitap hazırlığındaydı. Kitap, Cahide Keskiner ve Azade Akar isimleriyle çıktı, Semih beyin de çok katkısı olmuştu. Tezhib Sanatı ile ilgili ilk çıkan kitap o kitap olmuştur.

Mimar Sinan Üniversitesi Geleneksel Türk Sanatları

Ben, Cahide hocayla ve Semih Bey ile kompozisyon çalışmaya başladım. Bu arada, Mimar Sinan Üniversitesi, Geleneksel Türk Sanatları ile ilgili iki yıllık bölümler açtı. O bölümlerde ders veren hocalar; minyatürde, Cahide Keskiner Hanım, kalem işi ve tasarım dersinde Semih İrteş Bey idi. Tasarım öğrenmek için ben Semih beyin dersini tercih ettim. Orayı kazandım, oraya iki yıl devam ettim. O derslere devam ederken, Semih beyin çalıştığı orijinal eserler veya restorasyonlarda ya da yeni yapılan camilerde, yeni uygulamalarda, iskeleye çıkıp çalıştım. Uzun yıllar bu şekilde çalıştım. Kalem işini de çok sevdim ama sonra anladım ki, tezhib benim için daha uygun bir sanattı.

Bu arada kompozisyonu öğrenmiştim. Ders vermem için bazı özel kurslardan da teklifler geliyordu. Oralarda da ders verdim. Seksen iki yılında, Topkapı Sarayındaki nakışhane tekrar açıldı. Cahide Keskiner Hoca, Kültür Bakanlığına ders vermem için öneride bulunmuş. Benim haberim yoktu. Daha sonra, seksenli yıllarda, Topkapı Sarayında ders vermeye başladım.                                                  

SEMA Nakışhanesi

Ders vermenin şöyle bir güzelliği var. Öğretirken bilginizi pekiştiriyorsunuz ya da eksik olan bilgilerinizi tamamlıyorsunuz. Bu öğretme olayı, gerçekten beni çok geliştirdi, olgunlaştırdı, bilgime bilgi kattı. Öğrenciyle ilgilenirken, yeni şeyler keşfetmeme sebep oldu. Severek, aşağı yukarı seksen ikiden beri öğretiyorum. Bu arada, biz doksan bir yılında, Semih Bey ile birlikte, Fatih’te Sema Nakışhanesi adı altında ilk defa, Geleneksel Sanatlarla ilgili profesyonelce sanat eserleri üreten  bir nakışhane kurduk. Orada, ilk defa, bu konularla ilgi sergiler açtık. Dersler verdik. Sonra işte burası nasip oldu. Nakkaş Tezyini Sanatlar Merkezi, buraya taşındık. Buranın restorasyonunu Semih Bey yaptı. Maddi, manevi bütün yükünü üstlenerek, burası ortaya çıktı. 2005 yılında burada restorasyona başladık, 2008 yılında da taşındık. O günden beri buradayız. Burada da haftanın iki günü ders veriyorum. Kalan zamanda da atölye çalışmaları yapıyorum.

AFA: Teşekkür ederim. Koca bir tarihi sürece şahitlik etmişsiniz. Biraz geriye gideceğiz belki ama Süheyl hocayı yaşayan talebelerinden dinlemek isterim, biraz ondan söz edebilir misiniz?

Süheyl Ünver nasıl bir hocaydı? Hoca talebe ilişkisini nasıl kurardı? Modern mi yoksa Geleneksel bir ders işleme tarzı mı vardı?

Mamure Öz: Süheyl Hoca, tam manasıyla bir hocaydı. Ordinaryüs unvanı vermişler ona, Tıp Tarihi alanında,  Geleneksel Sanatların, Cumhuriyet sonrası, tekrar gündeme gelmesi konusunda en önemli bayrağı Süheyl hoca taşımıştır. Süheyl hocanın ailesinde sanatçılar var. Dedesi ve dayısı hattat. Bunlar çok önemli, hep bu sanatları görerek, bilerek bu konularda araştırmalara ulaşmış. Şöyle derdi: ‘’Benim Tıbbiye ’ye girdiğim zaman, Birinci Dünya Savaşı oluyordu. Bütün hocalarımız sınıra, askere gittiler, Tıbbiye kapandı. Ben de o sırada, sadece, açık olan, Güzel Sanatlar Mektebine, Sanayi-i Nefise Mektebi’ne devam ediyordum.’’

Oraya giderken de Haseki’de oturuyorlarmış. Güzel Sanatlar Okulu, Sanayi-i Nefise Mektebi bu tarafta olacak ki çünkü şöyle diyordu: ‘’Haseki’den iskeleye kadar yürüyorum, vapurla geçiyorum, tekrar yürüyorum,’’ diyordu. Çok uzun zamanlarını, işte bu konularla ilgili harcıyordu. Bize kalan tarihi eserlerdeki desenleri araştırarak büyük bir arşiv oluşturmuştu. Mesela, mezar taşları, onun için çok önemliydi. Mezar taşları için, ‘’Bizim açık hava müzelerimiz,’’derdi. Hoca, öğretmeyi gerçekten severdi ve öğretirken de nasıl tarif edeyim, zevk almanızı sağlardı. Hani bir işe başladığınız zaman çok sıkıntılı gelir, öyle bir şey ile Süheyl hocadan ders alıyorsunuz karşılaşamazsınız, bizi daha çok öğrenmeye teşvik ederdi. Yaptığımız eserleri daima çok beğenir, öper başının üzerine koyardı, o kadar da sanata değer veren bir insandı.

Şu sözünü hiç unutmam, ‘’Altmış beş senedir bu işin içindeyim ama hala öğreniyorum.’’ Gerçekten de öyle, ben de elli yıla yaklaşmıştır belki, kırk küsur senedir, bu işin içindeyim ama hala öğreniyorum. Ben hocayı tanıdığımda yetmiş altı yılında, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi Kürsüsü ’ne Türkiye’nin her yerinden, hatta dünyanın her yerinden bilim insanları gelirdi. Din adamları gelirdi, müspet bilimlerle ilgilenen insanlar gelirdi. Hoca hepsinin isteklerine, sorularına mutlaka karşılık verirdi. Çok engin bilgisi vardır, her konuda. Zaten küçük küçük kitapçıkları vardır, onlardan da bilirsiniz. İstanbul Risaleleri olarak basıldı o kitaplar. Modern bir eğitim almasına rağmen geleneklerine son derece bağlıydı. Tam bir İstanbul beyefendisiydi; sabırlı, sevecen, çok iyi bir öğretici, yani mükemmel bir insandı, hepimiz için.

AFA: Süheyl Ünver’i sizden dinlemek çok keyifliydi. Peki daha sonra, hocadan ders aldıktan sonra sanırım, Cahide Keskiner Hoca ile derslere devam ediyorsunuz…

Bu süreci şöyle anlatabilirim. Süheyl hocayla ders yapmak şöyle idi, yaşı itibariyle kendisi artık ders veremiyordu ama konuşmalarıyla bizi çok şevklendiriyordu. O mekânda yani ders aldığımız mekânda, Süheyl hocanın dışında başka hocalar da vardı. Cahide Keskiner, Melek Antel, Azade Akar onları asiste eden, Tülay Ölez gibi daha genç arkadaşlarımız vardı. Semih Bey derslere çok seyrek gelirdi, Nusret Çolpan da çok seyrek katılım sağlardı.  Bunlar, yardımcı hocalar, öğrencilerle birebir öğrenirlerdi, Süheyl Hoca da genelde herkesin ne yaptığını kontrol eder, yapılması gerekenleri söylerdi. Yaşı epey ilerlemiş olduğundan birebir fırça elinde ders gösteremezdi. Hocamızın varlığı yeterdi zaten. Onun idaresindeki o nakışhanede bugün, tezhib sanatının önde gelen isimlerinden birçok insan, yetişmiştir, diyebilirim.

AFA: Semih İrteş’den kompozisyon öğreniyorsunuz…

Evet, ben Semih Bey’in kompozisyon bildiğini fark ettikten sonra, ondan ders almak istedim. O sırada Fatihte oturuyorduk. Semih beyinde Fatihte, Çarşamba’ya çıkan yokuşta bir atölyesi vardı. Daha sonra, biz orayı, Sema Nakışhanesi olarak kullandık. Küçücük bir dükkandı. O yıkıldı, iki bina birleştirilerek yapılan yeni binada, mekânımız daha büyük oldu, orada devam ettik. . Semih hocanın kompozisyon bilgisi oradaki tüm hocalardan farklıydı. Biz sürekli kopya yapıyorduk. Kopya yap, yap, yap insanı bir yere götürmüyor. Kendi çalışmalarıyla haşır neşir olması, insan için daha güzel olur, diye düşünüyordum. Semih beyden kompozisyon dersi almaya başladım. Evde çiziyorum, götürüyorum ona o düzeltmeleri yapıyordu. Sonra, işte Mimar Sinan Üniversitesi’ndeki derslere başladık. Orada o grupta olan kişilerle tasarımın abc’sini öğrendik. Eğitim bittikten sonra da ben Semih Bey’in diğer çalışmalarında yani mimari çalışmalarında uzun yıllar çalıştım. Bu arada tezhiple ilgili profesyonelce çalışmaya başladım….DEVAM EDECEK…

Söyleşi: Ahmet Faruk Aygün

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir